DÜŞÜNCE GELİŞTİRME

 


*
Sabahları gözleriniz kapalı duş alın. Lifinizi, sabununuzu , şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.

* Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.

* İşe giderken farklı yollardan gitmeye çalısın. (Burası belki Almanlar için)
Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.

* Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın. Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.

* İslerinizi farklı bir sırayla yapın. Hergün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.

* Çalışma masanızda aromalı nesneler bulundurun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir.

* Öğle yemeğine her zaman aynı saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun. Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.

* Arasıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tad alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin.

* Yemek yerken her zaman aynı sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.


MEME KANSERİ 2

LÜTFEN HAYATINIZDAKİ TÜM KADINLARA GÖNDERİNİZ.
Anneler,
kızlar, kız kardeşler, hala ve teyzeler, arkadaşlar vs.
Kasım ayında , nadir rastlanan bir çeşit meme kanseri bulundu.
Bir bayanın göğsünde bir isiilik gelişti. Doktoru mamagrofisi temiz olduğu için antibiyotikle enfeksiyonu tedavi etti. İki kontrolden sonra isilik kötüye gitmeye başladı. Doktoru bir mamografi daha istedi. Bu sefer bir kitle görünüyordu. Biyopside hızlı büyüyen habis ur bulundu.Büyümesini geri çekmek amacıyla kemoterapi başladı, sonra mastectomy yapıldı, kemoterapi tamamlandı ve radyasyon tedavisi yapıldı. Şiddetli tedavinin yaklaşık dokuz ayından sonra bayan temiz bir sağlık listesi verdi. Yaşamının bir yılının her günü onunla doldu . Sonra kanser karaciğer bölgesine geri döndü . Dört tedavi aldı ve kaliteli bir hayat istediğine karar verdi , kemoterapinin daha sonradan ortaya çıkan etkisini yaşamak istemiyordu. Beş büyük ayı vardı
ve son gününü en ince ayrıntısına kadar planladı. Morfine ihtiyaç duyduğu birkaç günden sonra öldü. Her yerdeki kadınlara dağıtılsın diye bu mesajı bıraktı :

KADINLAR, LÜTFEN NORMAL OLMAYAN HERHANGİ BİR ŞEY KARŞISINDA DİKKATLİ OLUN VE MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ÇABUK YARDIM ALMAK İÇİNDE KARARLI VE İNATÇI OLUN..

Paget Hastalığı : Bu nadir tipte bir meme kanseri ve memenin dış çeperinde , meme ucunda ve haresinde isilik gibi görünüyor , daha sonra dış kenarı kabuklu bir yara haline geliyor . Meme kanserinden hiç şüphe duymadım ama kanserdi. Meme ucum bana hiç değişik gelmiyordu fakat isilik beni rahatsız etti, bu nedenle doktora gittim. Ara sıra kaşındı ve ağrıdı fakat bunların dışında beni rahatsız etmedi. Sadece çirkin ve sıkıntı vericiydi, doktorum ve dermatolog tarafından daha önce deri yangısı için verilen bütün kremlerle temizlenemedi . Biraz endişeli görünüyorlardı
fakat kanser olabileceği konusunda beni uyarmadılar.

Şimdilik, dışarıdaki pek çok kadının meme ucundaki yada çevresindeki bir isiliğin yada yaranın kanser olabileceğini bildiğini sanmıyorum. Benimki meme haresinde tek bir kırmızı sivilce olarak başladı. Meme ucunun Paget hastalığında problemin en büyüğü semptomların zararsız görünmesi. Çoğunlukla deri iltihabı veya enfeksiyonu olduğunu düşündürüyor, en önemli talihsizlik ortaya çıkartma ve bakımında gecikme.

SEMPTOMLAR NELER ?
Meme ucunda kaşıntıya ve yanmaya neden olan sürekli kırmızılık, akıntı ve kabuk bağlaması. ( Benim durumumda , ben fark edene kadar çok fazla kaşıntı ve akıntı yoktu,
fakat bir tarafta dış kenarda kabuk vardı. ) Meme ucunda iyileşmeyecek bir yara. ( Benimki meme haresi üzerinde idi.)
Genellikle sadece bir meme ucu etkileniyor. Nasıl teşhis edilir?

Doktorunuz fiziksel olarak muayene etmeli ve iki memeninde mamografisini acil olarak çektirmenizi istemeli. Kırmızılık, akıntı ve kabuk deri iltihaplanmasına çok benziyorsa bile, eğer yara tek memenizde ise doktorunuz kanserden şüphelenmeli. Neler olduğundan emin olmak için doktorunuz yaradan biyopsi almalı.

Bu mesaj ciddiye alınmalı ve mümkün olduğu kadar çok sayıda akrabanız ve arkadaşlarınıza geç meliki birinin hayatını koruyabilmeli.
Benim meme kanserim, büyük dozlarda kemoterapi aldıktan, 28 kez radyasyon tedavisi olduktan ve Tamaxofin aldıktan sonra yayıldı ve kemiklerimi sardı. Eğer başlangıçta meme kanseri teşhisi konulsaydı belki yayılmayacaktı...

GÖĞÜS KANSERİ

 TÜM OKUYUCULARA :

Bu o kadar üzücü ki, kadınlar Paget Hastalığının farkında değiller. Biz diğerlerini bu mail ile hastalığın ve potansiyel tehlikesinin farkına vardırabiliriz, her yerdeki kadınlara yardım edebiliriz.

Lütfen , eğer yapabilirseniz, bir dakika alır bu mesajı olabildiği kadar çok insana göndermek, özellikle akraba ve arkadaşlarınıza .Sadece bir dakika alır , sonucunda bir hayat kurtarır

Orta yasli ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek kösedeki
masaya oturur. Garsona siparis vermek için beklerken yan masadaki
gençlerin
kendisine bakarak gülüstüklerini farkeder. Belli ki yakasina taktigi
küçük
pembe kurdele seklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alayli bakislari
görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu israrli siritmalarina
dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasindaki rozete götürerek,
"Bu
mu?" diye bakisanlara sorar. Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,
"Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakismis!" Diyerek
siritmaya devam ederler. Orta yasli adam bu sözü söyleyen delikanliya
dönerek, "Lütfen masama buyrun bunu tartisalim" der. Biraz önce tüm
sevimsizligiyle siritan delikanli Sebebini anlamadigi bir utanma ve sikinti
hissine kapilsa da Gelip masaya oturur. Adam anlasilir ve yumusak bir sesle,
"Bu Rozet tüm dünyada, içinde oldugumuz ayda, kadinlarin arasinda meme
Kanseri bilincini yayginlastirmayi ifade ediyor. Ben bu rozeti annemin
adina,takiyorum" der.
Bu açiklama karisinda baskalasan delikanli,
"Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü" diye sorar.
"Hayır" diye cevap verir orta yasli adam ve devam eder:"Annem sag.
Küçük bir çocukken kendimi yalniz hissettigim korkulu anlarimda her zaman
basimi saklayabilecegm ve huzur bulacagim yumusak bir yuvadir annemin
memeleri.,Annemin sagligi için dua ediyorum".
"Himmm" diye kekeler delikanli.
"Bu rozeti karim için takiyorum" diye devam eder orta yasli adam.
"Kariniz da herhalde iyi" diye sorar dilekanli.

"Evet, evet" der adam "Karim benim için ask ve sevgi kaynagi olmustur
her,zaman. 23 yil önce sevgili kizimizi beslemistir memesiyle. Karimin
sagligi,için Allah'a sükrediyorum."
"Sanirim kizinizin sagligi için de takiyorsunuz?"
"Hayir. Kizimi bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik. Yasinin
çokgenç oldugunu düsünerek ihmal etmis memesinde farkettigi kitleyi. Bu
nedenle,geç kaldik".
Genç delikanli, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle, "Çok
üzgünümefendim. Özür dilerim" der...
Orta yasli adam "Kizimin anisina ögünerek takiyorum bu küçük pembe
kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydilatabiliyorum. Simdi evine
git,karinla, kizinla, annenle konus" deyip cebinden çikardigi küçük pembe
kurdele rozetini uzatirken, delikanli öne egilir ve "Yardim edebilir
misiniz?" diye mahçup mahçup sorar...
"Bir mumun, diger mumu yakarak aydinlatmasiyla kaybedecegi hiçbir sey
yotur..."
Lütfen bu hikâyeyi Yayarak diger mumlari da aydgnlatgn...
Tüm aydinliklar kadinlarin olsun..."


DEPRESYON BELİRTİLERİ

 RUH SAĞLIĞI DEPRESYONDA MIYIM?

DEPRESYONDAKİ BİR KİŞİYİ NASIL TANIRIZ. BELİRTİLERİ NELERDİR?

Gelin burada değişik bir şey yapalım.
Davranışlarınızda düşüncelerinizde son günlerde meydana gelen ve sizi şüphelendiren hatta biraz da tedirgin eden bazı belirtilerden esinlenerek
“Depresyonda mıyım?” şüphesiyle bir hekime gittiğinizi varsayalım.

Muayenehanede hekimin sizlere yönelteceği sorular özetle ve büyük bir ihtimalle aşağıdaki gibi olacaktır.
Bu ve benzeri sorulara verecek olduğunuz cevaplar, depresyona karşı sizin durumunuzu belirleyecektir.
Doğal olarak az sonra okuyacağınız sorulara şu an için verecek olduğunuz cevaplar da çok kesin olmamakla birlikte sizi bir sonuca götürebilir.
Ama unutmayın ki, teşhis hakkı her zaman için bir hekime aittir.
İşte sorular;

1) Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? (Neşesiz, mutsuz, umutsuz, karamsar, üzüntülü ya da çökkün)

2) Yaşamdan zevk almadığınız oluyor mu?
Daha önceleri zevkle yaptığınız şeylere karşı şu anki tutumunuz nedir?
İçinizde bir isteksizlik var mı?

Evet bu sorular neleri ifade ediyorlar?

İlk iki soru,depresyonun temel belirtilerinden olan,
”Çökkün Duygu Durum” ve “İlgi-istek azalması,hiçbir şeyden zevk alamama” durumlarına açıklık getirmektedir.

Bu iki sorudan en az bir tanesi “Depresyon vardır” diyebilmek için gerekli şarttır.

Ama yeterli değildir.

Yeterlilik için söz konusu “belirtilerin en az 15 gündür sürüyor olmaları”

“her gün yaşanmaları” ve diğer belirtilerden (A’dan F’ye kadar) en az dördünün eşlik etmeleri gerekmektedir.
Eğer bu iki sorudan en az birine olumlu cevap verdiyseniz diğer “eşlik eden belirtilere” geçebiliriz.

A- Son günlerde uykuyla aranız nasıl?
Enerjik misiniz?
Kolunuzu kıpırdatacak haliniz yok mu?
Kendinizi yorgun, halsiz, bitkin mi hissediyorsunuz?

B- İştahla aranız nasıl? Kilo değişikliği oldu mu? Kilo aldınız mı, yoksa iştahsızlıkla birlikte kilo mu verdiniz?

C- Unutkanlık var mı? Muhakeme yeteneğinizde azalma oldu mu?
Kendinizi toparlamakta, düşünmekte ve konsantre olmakta zorluk çekiyor musunuz?
Son zamanlarda karar vermekte güçlük çektiğiniz oldu mu?

D-
Düşüncelerinizde ve davranışlarınızda bir yavaşlama söz konusu mu?
Tembellik hissi var mı?
Son zamanlarda bir durgunluk hissediyor musunuz?
Ya da yoğun sıkıntı nedeniyle yerinde duramaz bir halde misiniz?

E- Kendinizi yargılar mısınız?
Kendinize yönelik beceriksizlik, güvensizlik, değersizlik ve pişmanlık gibi olumsuz düşüncelere kapıldığınız olur mu?
Kendinizi suçlar mısınız?

F- Ölümü düşündüğünüz oluyor mu?
Hayatın çekilmez olduğu, yaşamaya değer bir yönünün bulunmadığı hissine kapıldınız mı?

Yaşanan bu belirtilerin belli bir tıbbi hastalığa ya da ilaç ve madde kullanımı gibi nedenlere bağlı olmaması gereklidir. İşte tüm bu şartlar eğer sizin için geçerliyse yapacağınız en doğru davranış,en yakınınızdaki bir hekime müracaat etmek olacaktır. Her ne kadar bu tablo depresyon belirtilerini özetliyor ise de yazının ana temasını ifadesi bakımından bu konuda bazı ayrıntılara girmeyi gerekli buluyorum. Şematize yazılımdan da anlaşılacağı üzere, depresyonun en tipik özellikleri 1 ve 2 nolu sorulara verilen olumlu cevaplarda kendini göstermektedir.
Depresif duygudurum depresif hastaların tümünde az ya da çok ama mutlaka rastlanan bir belirtidir.

Yaşamdan zevk alamamak,suçluluk duygusu ve intihar düşünceleri buna eşlik eden belirtilerdir.
Depresyon belirtileri,
mutsuzluğun,
umutsuzluğun,
tedirginliğin,
karamsarlığın,
kötümserliğin,
isteksizliğin,
ilgisizliğin,
yalnızlığın ve topyekün bir olumsuzluğun hakim olduğu negatif duygu durum temelinde kurulu belirtilerden ibarettir.

Sebep-Sonuç ilişkileri içerisinde sözü edilen duygu durumları ile karşılaşılmakta,
günlük aktivitelerde toplumsal ilişkilerde,bireysel ve zihinsel faaliyetlerde azalmalar,
(Faaliyetler olduğunda) faaliyet hızında yavaşlamalar,muhakeme yeteneğinde küntleşmeler ortaya çıkmaktadır.
Neredeyse otomatikleşen günlük aktivitelerde bile zaman içerisinde isteksizliğin de katkısıyla belirgin bir başarısızlık gözlenir.

Bu durumda ortya bir kısır döngü çıkar.
Zorla yapılan ve zevk alınmayan iş süreklilik arzetmez.
Kişi yaptığı işe zevk aldığı ölçüde devam etmek ister.
Yoksa işin ızdırap vechesi daha ağır basar ki bu da kısır döngünün önemli bir halkasıdır.
Depresyondaki insanların içinde bulundukları duygu durum davranışların yanısıra dillerine de yansır.
Dolayısıyla konuşma veya yazma esnasında (Elemi ifade eden yüz tipi eşliğinde)
yine mutsuzluğu, elemi, kederi, sıkıntıyı, yalnızlığı, karamsarlığı çağrıştıran kelimeler vardır.
Depresif kişilerde olumsuzluğun sürekliliği de esasdır.
İçinde bulundukları kötümser, kederli, olumsuz havanın hiç bitmeyeceği, devam edeceği, kalıcı olduğu, olumlu bir hal almayacağı inancı hakimdir.
Hastalığın yaşandığı dönem içerisinde karşılaşılan sorunlara belirli ve tatminkar karşılıkların bulunamaması işte bu sürekliliğin bir eseridir.
Hayattan zevk alamayan, hiçbir beklentisi olmayan bir kişiden zaten daha fazlası da beklenemez.
Görece ılımlı tiplerinde isteksizlik, tepkisizlik ve üzüntü hali söz konusuyken
ağır formlarında mutsuzluk elemli ve kederli bir ruh hali ön plana çıkar.

Önceleri, hayattan zevk alamayan, şakadan hoşlanmayan ve kendi kabuğuna çekilen hastalar zamanla yoğun kederli duygu durumlarının pençesine düşerler.
Günlük hayat çekilmez bir hal alır.
Kişiler arası iletişimsizlik,
muhakeme yeteneğindeki azalma en basit işlerin bile başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olur.
Hasta zamanla kısır bir döngüye girer.
Bu başarısızlık kendine güveni sarsar,
”yapabildiği” işler olsa bile haz almasına engel olur,
suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına ve güçlenmesine yol açar.
Artık geçmişteki başarılarını değil, başarısızlıklarını hatırlar olur.
Bağlantı daima bu başarısızlıklara yapılır.
Oraya bir takıntı gelişir. Kendisinin hiçbir işe yaramadığına, sık sık yanlış yaptığına,
her şeyleri unuttuğuna bu yüzden de karar veremez duruma düştüğüne, muhakeme yeteneğini kaybettiğine inanır.
Tüm bu olumsuzlukları kendi bünyesinde barındırabilme becerisini (!) gösteren bir kişinin yaşamaya hakkı olabilir mi(?!)
İşte bu noktadan sonra “intihar” düşünceleri sahneye çıkar.
Depresif hastalar
önceleri belki de her gün görmek istediği oturup konuşmaktan zevk aldığı yakınlarına
eşine ve dostuma karşı belli bir ilgisizlik göstermeye başlar.
Espri üstüne espri patlattıkları dönemler çok gerilerde kalmıştır. Şimdilerde yapılan
şakalar ona batmaya başlar.
Hasta için çevresiyle olan ilişkiler artık anlamsız birer ilişkiler yumağıdır. Hayata renk katan neşe ve mutluluk kaynağı olan davranışlar depresif hastalar için eziyet kaynağıdır artık...
Çevrelerinde meydana gelen olaylar onlar için sadece karamsarlık, mutsuzluk, elem ve keder üretirler.
Bardağın boş tarafı daha bir göze çarpar.

Depresyonun başlangıçta hafif dönemlerindeki “zevk alamıyorum, canım!” ifadesi bile,
ciddi depresyon vakalarında “ağlamalı kriz” boyutlarına kadar varabilir.
Dikkatsizlik;
dikkatin yoğunlaşmaması,
dikkat uçuşmaları depresyonlu hastaların sıklıkla ifade ettikleri yakınmalardandır.

Hasta dikkatini belli bir noktaya yoğunlaştırmakta güçlük çeker.
İyi öğrenemediği belleğine tam anlamıyla kaydedemediği her bilgi onun için gelip geçici bir format halini alır.
Zamanla unutkanlık gelişir.. Hastalar hatırlamaz olurlar.
Bu durum gerek aile ortamında ve sosyal yaşamda ve gerekse iş ve okul hayatında başarısızlıkları da beraberinde getirir.

Başarısız olan bir kişi öncelikle kendini suçlar, değersiz görür,
yaşadığı şu anın dışında geleceğe yönelik olumsuz, hatta kötümser öngörülerde bulunur.
Tünelin ucu bir türlü görünmezdir.
Ümidin ve ışığın olmadığı kapkaranlık kasvetli bir dünya...
Sonuç; intihar düşünceleri...
Özellikle stresli durumlarla karşılaştıklarında geleceğe ilişkin bu tür olumsuz değerlendirmeler
kişinin kendisiyle sınırlı kalmayıp,
çevresini de kapsar hale gelmektedir.
Bu tür olumsuz düşüncelere sahip olan hastaların doğal olarak, kabul edilebilir,
geçerli bir dayanak noktaları da yoktur.

Olayları olduğundan farklı boyutlarda abartmak veya küçümsemek
ya da aşırı genellemeye tabi tutmak
esiri oldukları düşünce kalıplarının bir sonucudur.
Kendine güvenmeyen,
bütün enerjisini tüketmiş,
geleceğe yönelik planları olmayan,
her şeyiyle olumsuz duygu ve düşünce içerisinde olan bir kişinin karar verme yeteneği de bozulur.

Ne kadar düşünmeye çalışırlarsa çalışsınlar bunu beceremezler.

En basit bir karara varırken bile çevrelerine danışma
( bu zaman zaman herkesde görülen istişare ihtiyacından daha farklı bir durumdur.
Depresyondaki hasta rutin günlük işlerinde bile bu ihtiyacı hisseder.) duyarlar.

Çünkü kendilerine karşı aşırı güvensizdirler. Önceleri yaşamı pek olumsuz etkilemese de zamanla bu yetenek tümüyle kaybedilir.
Hatta zamanla tablo ağırlaştıkça, hastalar karar verme noktasında her hangi bir girişimde dahi bulunmazlar.
Depresif hastalarda uyku bozuklukları da görülmektedir.
Bu kimi zaman uyuyamama kimi zaman da aşırı uyuma gibi farklı şekillerde ortaya çıkabilir.
Kişiler uyusalar bile sabahleyin zinde bir şekilde huzurla kalkamazlar. Yine yorgun, yine halsiz, yine isteksizdirler.
Cinsel isteksizlik depresif hastalığın en erken dönemlerde bile karşılaşılan bir belirtidir.
En erken ortaya çıkar ama tedaviye en geç cevap veren belirtidir.
Anksiyete sıklıkla depresyona eşlik eden huzursuzluk endişe ve korku halidir.
Çevresinde bulunan herkesin,kendisini gözetleyip,takip ettiğini….
Açıklarını aradığını,zarar vermek istediklerini…

Zaman zamanda.içinde bulunduğu durumla alay edildiği,
Herkesin onunla ve sorunlarıyla ilgilendiği sanısıyla çevresine güvensizliği ve kuşkusu artar.

Giderek bu durum takıntı halini alır,
artık herkes onunla ilgilidir ve ona zarar verilmek istenmektedir,
bunun arkasında bazıları vardır, sürekli birilerini ona karşı kışkırtmaktadırlar,
birileri ondan intikam almaktadır.

Sonuçta herkes ona zarar vermek isteyen tehlikeli ve kuşkulu insanlardır.
Giderek en yakınındaki insanlarda bunlara dahil edilir..
ve hatta en suçlu ve her şeyin nedeni ve sorumlusu onlar olmaya başlar,
içinde bulunduğu zor şartları zamanında engellememişler,onu korumamışlardır.
Artık en yakınlar onu korumalı,sorunlarını çözmeli maddi manevi her şeyi koşulsuz üstlenmelidirler.
Bunu yapamadıkları ölçüde “Zaralı olduklarına ,onu düşünmediklerine,sevilmediğine,dışlandığına” inanç artar.

Depresif hastaların hekime başvuru nedenleri arasında “bedensel şikayetler” önemli bir yer tutar.
Hatta çoğu zaman hekime müracaatta temel neden bedensel şikayetler olabilir.
Zaman zaman depresyon tanısını geciktiren ya da engelleyen bu belirtilerin mutlaka değerlendirmeye alınması gerekmektedir.
Bedensel şikayetlerin başında; halsizlik, yorgunluk, güçsüzlük, yorulma ve takatsizlik gelir.

Her hangi bir aktivitede bulunmak için enerji toplayamazlar.
Bu yüzden bir çok işleri yarım kalır. Konuşmaya mecalleri yoktur. Kendilerine göre vücutlarında ağrımayan yerleri de yoktur.
Hele başağrısı şikayeti hep ön planda yer alır. Ellerinde, kollarında, bacaklarında uyuşmaların varlığından söz ederler.


DEPRESYON TEDAVİSİ

Depresyon en kolay tedavi edilebilen ruhsal hastalıkların başında gelir. Depresyonda psikoterapi ve ilaçlı olmak üzere ikili tedavi uygulanır.
Gerek psikoterapinin son yıllarda kaydettiği gelişmeler ve gerekse ilaç teknolojisindeki baş döndürücü ilerlemeler tedavideki etkinliği de şüphesiz arttırmışlardır. Teşhisde karşılaşılan bazı zorluklar (hastanın kendini tam ifade edememesi, hasta ile kooperasyon kurulamaması, hastanın psikolojik belirtilerden çok,
bedensel şikayetleri dile getirmesi, dolayısıyla; yanlış tetkik sistemleri ve asıl teşhisten uzaklaşılması v.s.) doğal olarak tedavinin de gecikmesine yol açmaktadır.
Bu süre içerisinde gereksiz yere yapılan tetkikler hem zaman, hem ekonomik ve hem de hastanın sosyal konumunda büyük kayıplara neden olmaktadır.
Tüm bunların aksine, zamanında ve tam tedavi ile işgücü kayıpları önlenir, hasta üretken hale gelir, sosyo-ekonomik gücüne kavuşur,
ailesine ve topluma olan katkıları geri döner.
Depresyondaki bir hastanın eski yaşam kalitesine dönmesinde etkin tedavinin hem zaman ve hemde kalite bakımından oldukça yüksek düzeyde faydası vardır. Depresyondaki hastaların tedavilere cevaplarında bireysel farklılıkların olması muhtemeldir. Bu farklılığı yaratan, bedensel nedenlerinin yanısıra hasta tarafından, farklı önemlere sahip algılanmalar sonucu ön planda ifade edilen şikayetler de söz konusudur.
Şayet hasta için uykusuzluk önemli ve öncelikli bir şikayetse bu semptomun etkili ve öncelikli bir şekilde tedavi edilmesi gereklidir.
Böylece, hastada “depresyon geçmez, tedavi olmaz bir hastalıktır” gibi yanlış bir imajın oluşması da engellenir.
Hastalar tabiatiyle böylesi bir olumsuzluğa zaten psikolojik yapıları gereği yatkındırlar.
Depresyon tedavisi kısa süreli (1 hafta –10 gün) bir tedavi değildir. İlk olumlu belirtiler 2-4 hafta sonunda ortaya çıkmaya başlar.
Çoğu olguda 3-6 ay gibi nisbeten uzun süreli bir tedavi gereklidir. Bu aşamadan sonra hekimin önerisiyle 12 aya kadar süren tedaviler olabilir.Bu yüzden tedavinin ilk günlerinde acil bir sonuç beklentisi içerisinde olunmamalıdır.
Aksi takdirde, ümidsizliğe kapılarak tedaviyi yarıda bırakma gibi hataların en büyüğü yapılabilir.

Lütfen tedavinize tam uyunuz ve hekiminize güvenerek onun tedavisinin ve uyarılarının dışında herhangi bir şey yapmayınız.
Depresyon tedavi edilebilen bir hastalıktır.
Ama aynı zamanda tekrarlayan bir hastalıkdır da...Özellikle yetersiz tedavi tekrarlayan depresyonların belli başlı nedenlerinden biridir.
Yetersiz tedavi, hem süre hem de doz ile ilişkili olup, mutlak dikkat edilmesi gereken bir hususdur.
Depresyonda kullanılan ilaçlar bir ağrı kesici gibi ya da bir antibiyotik gibi kullanılmamalıdır.
Genelde bir kür uygulama (1 kutu) ile bir çok enfeksiyöz hastalık tedavi edilebilirken, depresyonda genellikle ayları,
kimi zaman da yılları kapsayan uzun süreli bir tedavi söz konusudur.
Depresyon ilaçları son teknolojik gelişmelere paralel olarak, yan etkiler bakımından oldukça başarılı bir aşamaya getirilmişlerdir.
Ancak yine de bazı yan etkilerle karşılaşmak ihtimal dahilindedir. Bu itibarla, ”bu ilaçlar bende yan etki yaptı ben almıyorum!” diye karar vermeden önce lütfen hekiminize danışınız. Cinsel işlev bozukluğu çoğu zaman hastalığın başlangıcında ifade edilen belirtilerden değildir. Bunu kendi konusu içinde belirtmiştik. Ancak zamanla ve tedavi ile diğer belirtilerin geçmesi sonucu, tedavide kullanılan ilaçların muhtemel yan etkisi olarak ortaya çıkabilir.Tam tedavide belli bir mesafe alınmışken böyle bir yan etki ile karşılaşmak hiç istenmeyen tatsız bir durumdur. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu yan etkilerin hem geçici oldukları,hem de sorunsuz denebilecek ölçüde tedaviye devam edilecek başka grup ilaçların varlığı unutulmamalıdır.
Tedavi süresince hekiminizle daima diyalog halinde olmalısınız.
Karşılaştığınız her sorunu onunla paylaşırsanız daha kısa sürede daha iyi sonuç alırsınız. Depresyonda kullanılan ilaçlar alışkanlık yapmazlar.
Bu güvence uzun süreli bu tür tedavilerde daha bir önem kazanmaktadır.
Hasta veya yakınlarının bu noktada herhangi bir çekince içerisinde bulunmamaları gerekir.
Ancak bu durum kötü amaçlı kullanıma yol açmamalıdır.

Çünki depresyon ilaçları anlık can sıkıntısı,
moral bozukluğu gibi durumlarda bir-iki adet alınıp,
sonuç elde edilebilecek ilaçlar değillerdir.

Maalesef bu şekilde kullanımlar söz konusudur.

Oysa bu ilaçlar yeterli doz ve sürede gerekli olduğunda ve tabiki hekim kontrolünde kullanılmalıdır.
Kısa süreli ve ezbere alınan ilaçlar sadece sorunların artmasına ve hastalığın karmaşık bir hal almasına neden olurlar.
Sağlıklı kişilerin gelip geçici bazı ruhsal etkileşimlerde hemen bir anti depresan kullanmaları doğru değildir.
Böyle yaptıklarında hiçbir zaman kendilerini daha enerjik, daha verimli ve daha etkin hissetmeyecekler ve
belki de bazı yan etkiler nedeniyle daha fazla sorun yaşayacaklardır. Kısacası, bu ilaçlar mutluluk verici ilaçlar değillerdir!
Depresyon tedavisi süresince aile ve çevreye de çok iş düşmektedir.
Hem uzun süren, hem de hemen cevap alınamayan ve sosyal problem ile birlikte seyreden bu hastalıkta
hekimin yönlendireceği bilinçli bir çevre (aile v.d.) tedaviye olumlu katkılarda bulunabilir.
İlaçlı tedavinin dışında, insanın davranışını değiştirmeye yönelik psikoterapi (ruhsal tedavi) elektroşok uygulamaları,
bilgisayarlı ve müzikli tedaviler ve ışık tedavisi de söz konusudur. Hekim hastası için gereken ne ise onu yapacaktır.
Hangi tür tedavi ya da tedavi kombinasyonları gerekiyorsa o uygulanır.
ÖZET VE SONUÇ
• Depresyon Hipokrat’la başlayan ve çok derin tarihi geçmişi olan bir hastalıktır. • Çok sık görülür. Genel nüfusun yaklaşık %20-30’unda depresif belirtiler, %3-5’inde de major depresyon vardır.
Yani ülkemizde ortalama 2 400 000 major depresyonlu hasta bulunmaktadır.
• Depresyon vakalarının ancak üçte biri teşhis edilip, tedavi altına alınabilmektedir.
• Depresyon tedavi edilebilir bir hastalıktır.
• Hiç tedavi edilmeyen hastalıklarda bile hastalık kendi kendini sınırlar.
Doğal seyir 6 ila 24 ay arasında değişir. Tedavideki asıl amaçlardan biri zaten bu süreyi kısaltmaktır.
• % 10-15 vaka kronikleşir. Ve bunlarda intihar riski yüksektir.
• İlaçlı tedavinin psikoterapi ile desteklendiği vakalarda tedavi yönünden daha iyi sonuçlar alınmaktadır.

• Depresyon tekrarlayan bir hastalıktır.
Özellikle tedaviyi takip eden ilk ayda bu oran %50 düzeylerindedir.
3. ataktan sonra tekrarlama ihtimali %90’dır •
Depresyonun ilaçlı tedavisinde, yeterli doz ve yeterli sürede ilaca devam edilmelidir.
Bu mutlak bir zorunluluktu


HİPER TANSİYON NEDİR


Kan dolaşımı için gereken basıncın normalden fazla olmasına YÜKSEK TANSİYON denir. Yüksek tansiyon için kullanılan tıbbi terim ise HİPERTANSİYON’dur. Evimizde kullandığımız suyun musluktan akması için gereken basıncın yüksek olmasının su borularında patlama ve aşınmalara yol açması gibi yüksek tansiyon da insanlarda çeşitli sorunlara yol açar.

Kan basıncı ölçülürken iki kan basıncı değerine bakılır: Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) ve Küçük tansiyon (diyastolik kan basıncı). Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı büyük tansiyon, kalbin gevşemesi esnasında ölçülen kan basıncı ise küçük tansiyondur. Büyük tansiyon veya küçük tansiyonun normalden fazla olması HİPERTANSİYON’dur. Genellikle büyük ve küçük tansiyon birlikte yüksektir. Hipertansiyon tanısı için büyük ve küçük tansiyondan birisinin normalden yüksek olması yeterlidir.

Hipertansiyonun önemi
Hipertansiyon çok sık karşılaşılan bir hastalıktır. Erişkinlerin (18 yaşından büyüklerin) en yaygın uzun süreli hastalığıdır. Hipertansiyonun yaygın olmasının yanısıra kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açması önemini artırmaktadır. Bu özellikleri nedeni ile hipertansiyon aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir sorundur. Hastaların azımsanmayacak bir kısmının kan basıncı yüksekliğinin farkında olmaması bu hastalığın önemini daha da artırmaktadır.

Hipertansiyon böbrek, kalp, damar hastalıklarına, felçlere ve görme kaybına yol açabilir. Tedavi edilmezse hipertansiyon yaşam süresini 10-20 yıl kısaltabilir. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda kan basıncı yüksekliği daha sıktır.

Dünya nüfusunun yaklaşık 750 milyonu hipertansif olup A.B.D' de bu sayı 50 milyon kadardır. Ülkemizde 60 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık yarısı hipertansiyon hastasıdır. Toplan hipertansif hasta sayısı ise ülkemizde 6-7 milyon civarındadır.

Türkiye'de 6-7 milyon hipertansiyonu olan hasta vardır.

Hipertansiyonun belirtileri
Hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon sinsi bir seyir izler yani hiçbir belirti yoktur. Bu hastalarda hipertansiyon tanısı sadece kan basıncı ölçümü ile mümkündür. Bu nedenle hipertansif olmasa bile tüm hastalar yılda en az 1-2 kez kan basıncını ölçtürmelidir. Hipertansiyon ‘sessiz katil’ olarak da isimlendirilebilir.

Hipertansiyonun başlıca belirtileri baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, halsizlik, yorgunluk, burun kanaması, kulaklarda çınlama, yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma, bazen çok sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrar yapma ve bacaklarda şişliktir. Kan basıncının çok yükseldiği durumlarda çift görme, dilde peltekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma olabilir. Bu belirtilerin hiçbirisi hipertansiyona özgü değildir, başka hastalıklarda da izlenebilir.

Hipertansiyon vücuda zarar vermişse bu zarara ilişkin belirtiler ortaya çıkabilir. Örneğin gözü etkilemişse görme kaybı, kalp damarlarını etkilemişse göğüs ağrısı izlenebilir. Kalp yetmezliği gelişmişse hasta sırt üstü yatamaz, 2-3 yastık kullanmak zorunda kalabilir. Bu belirtilerin ortaya çıkması için genellikle uzun bir süre geçmesi ve hastanın yeterli tedavi olmaması gereklidir. Gerekli tedavi yapılmazsa, bu belirtilerin ortaya çıkması daha hızlı olabilir.

Hipertansiyonun tanımı
Hipertansiyon, kan basıncının normalden yüksek olmasıdır. Genel olarak sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 140 mm Hg (14 cm Hg) ve diyastolik kan basıncının (küçük tansiyon) 90 mm Hg’dan (9 cm Hg) yüksek olması hipertansiyon olarak kabul edilir.

Hipertansiyonun vücuda yaptığı zararlar
İnsan vücudunda tüm organ ve dokuları besleyen damarlar bulunur. Evimizde mutfağımızda musluğumuza suyu taşıyan su borularındaki gibi bir basınç tüm damarlarda mevcuttur. Su borularında basınç artışının tıkanma ve patlamalara yol açması gibi, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar. Tüm organ ve dokular damarlarla beslendiği için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar kalp, beyin, böbrekler, atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir. Hipertansiyonun vücuda yaptığı başlıca zararlar aşağıda özetlenmiştir.

1.Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma , kalbi besleyen damarlarda tıkanmaya bağlı gangren (kalp krizi), kalp atışlarında düzensizlik.
2.Beyin damarlarında kanama, daralma, tıkanma ve yırtılma, felç, konuşma bozukluğu.
3.Böbrek yetmezliği, böbrek işlevlerinde bozulma. Kanda üre gibi zararlı maddeler birikir.
4.Gözü besleyen damarlarda daralma ve kanamalara bağlı görmede azalma ve körlük.
5.Bütün damarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, kalınlaşma, daralma, yağ tabakası oluşması ve tıkanma.

Hipertansiyonun vücuda yaptığı bu zararlar hastaların moralini bozmamalıdır. Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır, doğru ve yeterli tedavi ile bu zararlar önlenebilir veya minimuma indirilebilir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.

Hipertansiyonun nedenleri
Hipertansiyonun nedeni % 90-95 hastada bilinmemektedir (primer hipertansiyon, esansiyel hipertansiyon), yani hipertansiyon bilinen bir hastalığa bağlı değildir. Yüzde 5-10 hastada ise hipertansiyon başka bir hastalığa bağlıdır (sekonder hipertansiyon). Hipertansiyona yol açan hastalıkların önemli kısmı böbrek kaynaklıdır. Hormonal hastalıklar ise önemli diğer bir grubu oluşturmaktadır. Bu hastalıkların önemli bir kısmının tedavi edilebilir nitelikte olması, hastalıkların tedavisi ile de hipertansiyonun kalıcı tedavisinin mümkün olması her hastanın sekonder hipertansiyon açısından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Sekonder hipertansiyon nedenleri aşağıda belirtilmiştir.
1. Böbrek hastalıkları
2. Böbrek atardamarında daralma
3. Hormonal nedenler
4. Sinirsel nedenler
5. Diğer nedenler

Hipertansiyon gelişiminde tuzun ve böbreklerin önemi
Hipertansiyon gelişiminde tuzun (sodyum klorür, NaCl) çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda böbreğin tuz atma kapasitesi sınırlı olabilir ve gereğinden fazla tuz alınması hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Gerek hayvan deneyleri gerekse insanlar üzerinde yapılan çalışmalar hipertansiyon gelişiminde tuzun rolünü ispatlamıştır. Bu çalışmalardan bazılarının sonuçları aşağıdadır.

1.Toplumların çoğunda tuz tüketimi ile ortalama kan basıncı ve hipertansiyon sıklığı arasında yakın bir ilişki vardır yani fazla tuz tüketen toplumlarda hipertansiyon sıklığı artmıştır
2.Çok az tuz tüketen toplumlarda ortalama kan basıncı daha düşüktür ve hipertansiyona daha az rastlanır
3.Genetik yatkınlığı olan hayvanlara tuz verilirse kısa sürede hipertansiyon gelişmektedir
4.Kısa süre fazla tuz verilen kan basıncı normal insanlarda kan basıncı yükselir
5.Çoğu insanda tuz kısıtlaması (günde 5-6 gram) kan basıncını düşürmektedir
6.Fazla tuz alımı hipertansiyona yol açan birçok mekanizmayı uyarır.

Çevremizde tuz adı altında çok madde vardır. Hipertansiyon için önemli olan tuz sodyum klorür, yani sofra tuzudur.

Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada % 5 olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada böbrek hastalığının saptanması, böbrek hastalığının erken tanısına ve tedavisine de olanak sağlar. Zaten böbrek hastalığına bağlı bir hipertansiyon söz konusu ise böbrek hastalığı tedavi edilmeden hipertansiyonun kontrol altına alınması çok zordur. Bazı durumlarda hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir; hipertansiyon mu önce, böbrek hastalığı mı önce bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum aynen tavuk mu önce yumurta mı önce ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.

Kardiyovasküler risk faktörleri
Kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini artıran faktörlere kardiyovasküler risk faktörleri ismi verilir. Hipertansif hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi tedavinin temel noktalarından birisidir. Hipertansif hastalarda hipertansiyon dışındaki kardiyovasküler risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kardiyovasküler kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır. Günümüzde hipertansiyon tanım ve sınıflandırmasında da kardiyovasküler risk faktörlerinin önemi giderek artmaktadır. Aşağıda kardiyovasküler risk faktörleri özetlenmiştir.

Hipertansiyon tedavisi
Hipertansiyon tedavisinin başarılı olması için sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisi kurulmalıdır. Tedavinin başarıya ulaşması için hastalığın kabullenilmesi gerekir. Hipertansif hastalar hipertansiyonlarının farkında oldukları için sevinmelidirler. Tedavinin başarılı olmasında eğitimin önemi büyüktür.

Hipertansiyon tedavisinde temel amaç kalıcı hasar ve ölüm riskini azaltmak ve hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamaktır. Öncelikle yapılması gereken mevcut olan diğer kardiyovasküler risk faktörlerini düzeltmektir. Hastada yüksek tansiyona bağlı organ yetmezliği varsa tedavi edilmelidir. Hipertansiyonun nedeni bilinen bir hastalık ise o hastalık tedavi edilmelidir. Hipertansiyonun nedeni saptanamaz ise yani hastada primer hipertansiyon varsa hastaların yaşam düzeni değiştirilmeli ve ilaç kullanılmalıdır. Yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaç dışı tedaviler, ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Yaşam düzeninin değiştirilmesine uyulmazsa ilaç kullanılsa bile tedavi başarısız olur.

Hipertansiyon tedavisinde başarısızlık çok sık karşılaşılan bir durumdur. Tedavide başarısızlık oranının yüksek olmasının nedeni hipertansiyonun hiçbir belirtisinin olmaması (sessiz katil) ve hastalığın hastalar tarafından ciddiye alınmamasıdır. Hipertansiyon tedavisinin başarıya ulaşmasında hastanın sorumluluğu hekimden daha fazladır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen hastanın doktor doktor dolaşmasının kendisine yararı yoktur, ancak özel laboratuvar ve doktorlara ekonomik yararı olabilir.

İlaçsız tedavi
İlaçsız tedavi yani yaşam düzeninin değiştirilmesi kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanısıra hipertansiyonunun önlenmesinde de yararlıdır. Hipertansif hastalara önerilen ilaç dışındaki tedavilerin çoğu sağlıklı yaşam için normal bireylerde de geçerlidir. Hastalar ilaçsız tedaviyi kesinlikle ihmal etmemelidir. Şişmanlık, şeker hastalığı veya yağ metabolizması bozukluğu olan hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesinin önemi daha da artar. Yaşam düzeninin değiştirilmesi hipertansiyonu tek başına kontrol edebileceği gibi ilaç gereken durumlarda ilaç dozunun azaltılmasına da olanak sağlar. Yaşam düzeninin değiştirilmesindeki temel noktalar aşağıda özetlenmiştir:

1.Tuz alınımının kısıtlanması
2.Hastanın ideal kiloya getirilmesi
3.Fiziksel aktivitenin artırılması
4.Sigaranın terkedilmesi
5.Aşırı alkolün önlenmesi
6.Diyetle doymuş yağ ve kolesterol alımının sınırlandırılması
7.Diğer tedaviler

İlaçla tedavi
Yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan ilaçların bazı özellikleri ortaktır. Tüm tansiyon düşürücü ilaçlar aynı derecede etkilidir. Genel olarak tansiyon ilaçları hem büyük hem küçük tansiyonu ortalama % 4-8 düşürür. Birçok hastada A ilacı B ilacından daha etkilidir, güçlüdür. Daha etkili ve güçlü olduğu için A ilacını daha sonra kullanmak istiyorum şeklindeki düşünce kesinlikle yanlıştır, böyle bir genelleme yapılamaz. Ancak hastalar bazı ilaçlara daha duyarlı olabilirler. Örneğin Ayşe Hanım’ın yüksek tansiyonu için verilen A ilacı etkisiz olunca B ilacına geçildi, B ilacı ile yüksek tansiyon kontrol altına alındı. Ancak Mehmet Bey’de ise tam tersi yaşandı yani verilen B ilacı etkisiz olunca A ilacına geçildi, A ilacı ile yüksek tansiyon kontrol altına alındı. Bir hastada hangi ilacın daha etkili olacağını önceden anlamak çoğu zaman mümkün değildir. İlaç seçiminde hastada mevcut olan diğer risk faktörleri ve hastalıklar değerlendirilmelidir.

Tedaviye genellikle tek ilaçla başlanır. İlaçların çoğunun etkisi 1-2 saatte başlar, 4-6 saate maksimum değere ulaşır ve 12-24 saatte sona erer. Bir ilacın etkinliğinin tam olarak ortaya çıkması için genellikle 2-3 hafta geçmesi gerekir (sabırsız olmayın). Genel olarak bu ilaçların antihipertansif etkinlikleri birbirine benzer ve hastaların yaklaşık % 5-10’u verilen her ilacı yan etkisi nedeni ile bırakmak zorunda kalır. Tedaviye ikinci bir ilaç eklenmesi söz konusu ise uygun kombinasyon seçilmelidir. Tedaviye tek ilaçla başlanmış ise tedavi değiştirilmeden (ciddi yan etki yok ise) önce 4-6 hafta beklenmelidir (sabırlı olmaya devam). Tedavi değişikliği doz artırımı veya ikinci ilaç eklenmesi şeklinde olabilir.

Tansiyon ilaçlarının kan basıncını düşürücü etkileri ve güçleri birbirine benzer. İlaçların etki mekanizması, yan etkisi, doz miktarı, günlük doz sayısı gibi özellikleri ise birbirinden farklıdır. İlaçlara bağlı değişik yan etkiler (öksürük, bacaklarda şişme...) ortaya çıkabilir ancak bunları hemen ilaca bağlamak doğru değildir.

İlaçlar hakkında ilaç kutusunun içinde bulunan prospektüslerden de bilgi edinilebilir ancak prospektüsler bazen anlaşılması güç olmakta ve hastanın kafasında karışıklığa yol açmaktadırlar.

İlaçların prospektüsünü mutlaka okuyunuz, ilaçlarınızın olası yan etkilerini öğreniniz, anlamadığınız bölümleri doktor veya eczacıya sorunuz.

İlaç seçimi kesinlikle bir doktor tarafından yapılmalıdır.

Tedavide hedefler
Antihipertansif tedavi ile kan basıncı düşürüldükçe kardiyovasküler risk doğru orantılı olarak azalmaktadır. Kan basıncı kesinlikle 140/90 mm Hg’nın altına düşürülmeli ve bu düzeyde tutulmalıdır. Kan basıncı 140/85 mm Hg’ya indirilebilir ancak daha fazla düşürülmesinin yararı belirsizdir. Kan basıncı 180/110 mm Hg olan bir hastanın kan basıncının 160/90 mm Hg’ya indirilmesi kalıcı hasar ve ölüm riskini azaltır ancak yeterli değildir. Pratikte yetersiz kan basıncı tedavisi çok karşılaşılan bir sorundur. Ne yazık ki yetersiz kan basıncı kontrolü gerek hekim gerek hasta tarafından çoğu kez sorun kabul edilmemektedir.

Hastanın sorumluluklarını yerine getirmesi ve sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisi kurulmasına karşın ender olarak kan basıncı istenilen düzeylere indirilemez, ancak kan basıncında 5-10 mm Hg’lık bir düşme sağlanması bile hasta için kazançtır.

Beyaz Önlük Hipertansiyonu
Hastaların bir kısmında sadece hastane koşullarında kan basıncının yükseldiği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bu durum Beyaz önlük hipertansiyonu kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Beyaz Önlük Hipertansiyonu, hekim veya hekim dışı sağlık personelinin bulunduğu ortamda kan basıncının yükselmesi, buna karşın ev koşullarında yapılan kan basıncı ölçümlerinin normal olması şeklinde tanımlanabilir. Beyaz önlük etkisi nedeni ile hastane, sağlık ocağı veya muayenehanede ilk ve tek ölçümle kan basıncının yüksek saptandığı durumlarda hipertansiyon tanısı koymaktan kaçınılmalıdır. Nedeni bilinmemektedir. Günümüzdeki bilgilerle Beyaz önlük hipertansiyonunun tedavisine gerek yoktur.

Hastalara öneriler
1.Hastalar kendi kan basınçlarını ölçmeyi öğrenmeli ve olanakları varsa bir tansiyon aleti ve steteskop almalıdırlar.
2.Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur gibi sağlık sigorta güvencesi olanlar eğer hastalıklarını belirtir bir heyet raporu alırlarsa ilaçlarına hiçbir ücret ödemezler. Bu konuda doktorları yardımcı olacaktır.
3.Hastalar ölçtükleri kan basıncı değerlerini kaydetmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Kan basıncı değerlerinin kaydedildiği form doktora giderken evde, iş yerinde... unutulmamalıdır.
4.Bir seyahate giderken sağlık karnenizi, heyet raporlarınızı, ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayınız.
5.Muayeneye gideceğiniz gün ilacınızı mutlaka içiniz.
6.Doktora giderken şahsınıza ait tüm tıbbi dökümanları (filmler, tahlil sonuçları, hastane dosyası, kullandığınız ilaçların kutusu...) mutlaka yanınıza alınız.


SAĞLILI BİR YAŞAM İÇİN 16 İPUCU var...........


1-)Tırnaklar :
Tırnaklarınıza dikkatle bakın. Eğer hafif>mavilik>yada;morluk görürseniz bu
bir kalp hastalığıyla karşı karşıya>olduğunuz anlamına gelebilir.
Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da>üstlerinde tümsekler olması da
nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karşı>karşıya olduğunuzu
gösterebilir.;
2-)Nefeslerinizi sayın :
Eğer dakikada 15 kez ve daha>altında nefes>;alıp veriyorsanız sağlıklı
ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer>25 kez>nefes;alıp veriyorsanız o zaman
sağlığınıza dikkat etmelisiniz.
3-)Gözler :
Aynada gözlerinizden birine bakın. İris´in>etrafında;beyaz bir daire varsa
kolesterol seviyeniz yüksek anlamına>geliyor. Bu aynı şekilde yaklaşan kalp
sorunlarının da en büyük habercisi.
4-)Avuç içinize bakın :
Avuç içlerinize dikkatle bakın.>Eğer kırmızı;ve lekelilerse karaciğerinizde
sorun var demek.
5-)Hafıza kontrolü :
Bir tepsinin üstüne rastgele 10>eşya koyun.;Tepsiye sadece 10 saniye bakın.
Kaç tanesini>hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer´le
karşılaşma>riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.
6-)Kas kontrolü :
Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz>olsun. Bir>> >>bacağınızı havaya
kaldırın. Bir kişinin ayağınıza>bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere
düşüyorsa, kaslarınız da bir>zayıflık olduğu>anlamına;geliyor.;
7-)Görünüş :
Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz>üzerine bir;cetvel yerleştirin.
Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı>yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz
uzaklığı ölçün. Ne kadar yakına>gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız
göz sağlığınızın iyi olduğu>anlamına geliyor.
8-)Tiroit misiniz? :
Kollarınızı yere paralel olarak tam>karşınızda>> >>birşeye uzanıyormuş gibi
uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer>elleriniz>bu;pozisyonda titriyorsa o
zaman tiroit olma riskiniz çok
9-)Düz yürümek :
Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi>çizin.;Üzerinde rahat rahat
yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun>koordinasyonu iyi işliyor demektir.
10-)DOĞUM KİLONUZ :
Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3>kilonun;altında doğmuşsanız kalp
sorunlarıyla karşı karşıya>kalabilirsiniz.;
11-)BELİNİZ KALIN MI? :
Vücut şekliniz elmaya>benziyorsa, yani;yağlarınız belinizin çevresinde
toplanıyorsa, kalp sorunu>yaşama riskiniz;daha fazla.;;
12-)Tuvalet sıklığı :
Her 3 saatte bir tuvalete birden>çok gitme;ihtiyacı mı hissediyorsunuz?
Diyabetin en erken alarmlarından>biri sık>sık;tuvalete gitmektir.;
13-)Nabız kontrolü :
Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o>kadar uzun;yaşayacaksınız demektir. Yani
nabzınız 70´in altındaysa>sağlıklısınız anlamına geliyor.;
14-)Dişlerinizi fırçalayın :
Eğer dişleriniz kanıyorsa,>kalbiniz;tehlikede demektir.;
15-)Parmak uzunluğu :
İşaret ve yüzük parmakları aynı>uzunlukta olan;kişilerin kalp krizi;geçirme
riski daha fazla.
16-)Ayak bilekleri :
Baş parmağınızla ayak bileğinizin>arka kısmına;bastırın. Eğer bastırdığınız
noktada çok fazla çukurluk>oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek
sorunlarıyla karşı karşıya>kalabilirsiz




Bu şablon mzffer tarafından güzel düşüncelerini dünyayla paylaşan blog severler için blogcuya uyarlanmıştır